Category Archives for Gezi

Hemşin Yaylaları

Hemşin Yaylaları

Hemşin Yaylaları

Hemşin Yaylaları

Yüzyıllardır yaşayan bir gelenektir yaylacılık. Yazın sıcağından serinlere kaçmak, yemyeşil çayırlarda taze bitkilerle hayvanları otlatmak, kışa saman depolamak için yılda birkaç aylığına da olsa yükseklere çıkar Anadolu insanı.

Artık sonsuzluğun hakim olduğu bir ülkenin tek yöneticisidir onlar. Modern hayatın nimetlerinden uzak, doğanın koynunda bir başına ama alabildiğine özgür, alabildiğine mutlu…

Yayla denilince ilk akla gelen, Karadeniz, özellikle de Hemşin Yaylaları’dır.

Çamlıhemşin’de ikiye ayrılan yol, doyumsuz güzellikler içeren iki dünyanın kapısına açılır adeta. Soldaki yol, Hala Deresi üzerinden Ayder Yaylası’na ve Kaçkarlar’a uzanır. Diğeri ise bulutların üzerinde farklı bir yaşama, Hemşin yaylalarına götürür sizi. Şenyuva’daki Fırtına Deresi’ni bir gerdanlık gibi süsleyen tarihi kemer köprüyü ve birer anıt müze özelliğini taşıyan ahşap evleriyle ünlü Konaklar Köyü’nü geçtikten sonra, artık doğayla baş başa bir serüven başlar.

Hemşin Yaylaları

Hemşin Yaylaları

Sis, nem, yoğun bir orman dokusu ve çağıldayarak akan dereler… Yağmur ormanlarıyla çevrili bir tünelde yolculuk yapıyormuş gibi hissedersiniz. Birden vahşi doğanın içinde sarp burçları gökyüzüne uzanan Zilkale (Kale-i Zir) görünür. Heybetine ve güzelliğine şaşırarak devam edersiniz yola. Ardından 30 metre yükseklikten dökülen muhteşem görüntüsüyle Palovit Şelalesi’nin gürültüsü çalınır kulaklarınıza. Yerleşimlerin başladığı ilk durak Çat Köyü’dür. Sağdaki yolu izlerseniz Verçenik dağlarına ve yaylalarına varırsınız. Soldaki yola düşmek, sözünü ettiğimiz Hemşin Yaylaları’na adım atmaktır.

Hep yeşil kalan ladin, sarıdan kırmızıya dönüşen gürgen, kestane, kayın ve köknar ormanlarının sınırı olan bir yerde kurulan Elevit Yaylası, üzerinde ‘rakım bin sekiz yüz, nüfus belirsiz’ yazan tabelasıyla, Karadeniz insanının nüktedan kişiliğini sergileyerek karşılar konuklarını. İki vadinin birleştiği bir noktaya kurulan ‘Yaylaköy’, üç bakkalı ile diğer yaylalara geçiş yapacaklar için son alışveriş merkezidir aynı zamanda. Alınacakların son kullanım tarihlerine bir göz atmakta yarar var; küçük bir yerde üç bakkal olması nedeniyle stoklar kolay erimiyor doğal olarak. Buradan Meşedağ Deresi’ne paralel patikayı izleyerek, eski taş evleri ve güler yüzlü insanlarıyla Hacıvanak Yaylası’na üç saatlik bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz. Elevit’ten devam eden yol, döne kıvrıla yükselerek Tirovit Yaylası’na çıkar. Geçmiş yıllarda çığ altında kalan iki yüz yıllık yayla evlerinin etrafı taş çitlerle çevrelenmiş şimdilerde. Bacası tüten evlerde bilin ki hayat var, sıcacık kuzinelerde yemekler pişmekte. Derelerde kırmızı benekli alabalık tutan çocuklar, ot biçen köylüler ve sisler içinde birer hayalet gibi dolaşan çobanlar, günlük yaşamın sıradan ama sizin için heyecan verici ayrıntılarıdır.

Hemşin Yaylaları

Hemşin Yaylaları

Issız Karmik Yaylası’nın üzerinde uzanan kristal berraklığındaki Cofk Gölü’ne (Yıldızlı Göl), yürüyerek iki saatte ulaşmak mümkün. Eğer şansınız varsa, açık havada mis gibi kokular arasında hoş bir piknik yapabilirsiniz. Karşıdaki tepelere tırmanan dolambaçlı yol, Horon Boğazı’nı aşıp Palovit Vadisi’ne iner. İkisi Hemşin, biri Laz olan üç mahallesiyle, yörenin en büyük yaylası burasıdır. Yüzyıllardır ardını sisli yalçın dağlara yaslayan Palovit, bir kavşak noktasıdır aynı zamanda. Güneydeki izlek iki saatlik neşeli bir yürüyüşün ardından Apivanak, kuzeydoğudaki ise Samistal Yaylası’na kavuşur. Yol boyunca turuncu gelincikler, sarı düğünçiçekleri, ormangülleri ve adını bilmediğiniz bin bir çiçek yarenlik eder size. Yeni açılan araç yolunu takip ederseniz, artık daralan vadinin sonuna konumlanmış Amlakit Yaylası’na ulaşırsınız. Yaylayı ikiye ayıran Palovit Deresi acelesi varmış gibi koşturarak akar gün boyu. Amlakit’in sırtını yasladığı Tatar Dağı başka bir yaylanın, Kotençur ve saklı göllerin mekanıdır. Keşif duygusuyla yanıp kavrulan yürekler, nefis bir Kaçkar manzarasıyla ödüllendirilecekleri Kotençur patikasını mutlaka adımlamalılar. Vize, Hala ve Tumas köylerinin yaylası olan Amlakit’te araç yolu sona erer. Doğanın eşsiz armağanları bu kadarla sınırlı değil elbette, Doğu Karadeniz’in belki de en güzel yaylaları henüz yeni başlıyor.

Karadeniz Evleri

Karadeniz Evleri

Hemşin Yaylası

Hemşin Yaylası

Ladin ağaçlarıyla kaplı orman sınırındaki iki farklı patika, Hazindak (Hazindağ) ve Samistal yaylalarına ulaşır. Yükseldikçe ağaçlar yerini çayırlara ve çiçeklere bırakır. Gördüğüm en güzel yayla sıfatını hak eden Samistal, eski taş evleriyle antik bir kent görünümünde. Duvarları usta ellerden çıkma düzgün taşlardan, taşıyıcıları ahşaptan yapılan bağdadi tarzı bu asırlık evlerin yaklaşık yüz kadarı kalmış günümüze. 2450 metre ile yörenin en yüksek yaylası olan Samistal, bulutların üzerinde yalnız ve mağrur bir ülke gibidir. Ne ki, günümüzde sadece üç dört yaşlı ailenin yayla geleneğini sürdürmesi, hüzün ve terk edilmişlik duygusu yaratır insanda.

Hemşin Yaylaları

Hemşin Yaylaları

Samistal’den orman içine inen taş döşeli tarihi yol, orkideler, çiğdemler ve karahindibalar arasında keyifli bir yolculuk sunar konuklarına. Yolu olmadığı için Samistal kadar bakir ve doğal kalan Hazindak Yaylası’nda, yaşlı teyzelerin leziz karalahana çorbası ikramlarına hayır diyemezsiniz. Tamamen ahşap evleriyle şirin bir yayla olan Hazindak, yüksek bir sırta kurulmuş. Maçkun Boğazı, Yedikardeşler, Tahtalar sırtı ve Tanovit çayırı üzerinden geçen iki saatlik yürüyüş güzergahıyla, yörenin özgün mimarisinden örnekler sunan Pokut Yaylası’na ulaşabilirsiniz. Bir sırtta yer alan yayladan açık havalarda Karadenizi ve Kaçkarları görmek mümkün. Sal yaylası Pokut’a yürüyerek yarım saat uzaklıktadır. Yeni açılan yoldan tekrar Şenyuva’ya inerek, Çamlıhemşin’e geri dönebilirsiniz.

Hemşin Yaylaları

Hemşin Yaylaları

Bir başkadır yükseklerde hayat. Kimi zaman aynı günde dört mevsim yaşanır yaylada. Bir bakarsınız kavurucu sıcak basmış, bir bakarsınız kış ayları kadar soğuk olmuş ortalık. Güneş gülümseyen yüzünü göstermekte pek nazlanır, bulutlarla saklambaç oynamaya bayılır. Açık havalarda Karadeniz’e kadar olan görüş mesafesi, sis bastığında birkaç metreye düşer. Bazen günlerce kalkmayan sisten sıkılır, bazen de bulutların üstünde olmaktan derin bir haz alırsınız. Rüzgar sizinle oyun oynar kimi zaman; ansızın bastırıp tüm vadiyi sisten temizler ve inanılmaz bir manzara serer önünüze. Heyecanınız uzun sürmez, aşağıdan gelen yeni bir tabaka vadiyi yeniden beyaza boyar. Elevit’te ot biçme, Amlakit’te Vartevor, Pokut’ta göç şenlikleri, bir bayram yerinde eğlenen çocuklara benzetir yaylaları. Sabahlara kadar horon tepilir, tulumlar susmak bilmez. Kış erken iner yaylalara. Temmuzda zirvelere, ağustosta ise yüksek yaylalara kar yağar. Bu mevsim, ilkin mayısta çıkılan aşağı yaylalara geri inilir, en geç eylül sonu doğanın sonsuz dinginliğine ve yalnızlığa terk edilir tüm yaylalar.

Related Blogs

  • Related Blogs on anadolu
  • Related Blogs on Çamlıhemşin
  • Related Blogs on Hemşin
  • Related Blogs on Hemşin Yaylaları
  • Related Blogs on karadeniz
  • Related Blogs on kayın
  • Related Blogs on köknar
  • Related Blogs on palovit
  • Related Blogs on Pokut
  • Related Blogs on Şenyuva
  • Related Blogs on Yayla
  • Related Blogs on Yaylaköy
  • Related Blogs on yaylalar

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Küresel ısınma ile birlikte önem kazanan ve canlıların yaşam kaynağı olan Su, insanoğlunun yeryüzündeki vazgeçilmez gereksinimlerinin
en başında geliyor. İlkçağlardan beri hemen hemen tüm yerleşimler,
su kaynaklarının yakınına kurulmuştur. İşte bu suların yerleşim bölgelerine ulaştırılması için inşa edilen “Su Kemerleri”; dönemlerine uygun olarak sahip oldukları mimari tarzlarıyla TAŞ KOLYELERİ andırıyor.

Suyun biraz uzağında kurulan kentlerde yaşayan insanlar, çeşitli yöntemlerle geliştirerek evlerine kadar getirmişler kristal berraklığındaki hayatsal sıvıyı. İşte bu su yollarının temel direklerinden biri olan Su Kemerleri, insanoğlunun su ihtiyacını karşılamada önemli bir görev üstlenmiş tarihin derinliklerinden günümüze değin. Vadileri zarif bir kolye gibi sarmalayan bu taş yapılar, mükemmel görünüşleri ve anıtsal nitelikteki mimarileriyle, bir yandan Anadolu topraklarını süslerken bir yandan da hala insanlığa hayat vermekte binlerce yıldır.

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Su yollarından akan suyun seviyesini sabit tutarak vadileri aşmasına yardımcı olan, suyu aynı yükseklikteki başka bir bölüme aktaran, köprü biçiminde ve gövdesinde çeşitli gözler bulunan yapılar Su Kemerleri olarak tanımlanıyor. Söz edilen formun ilk örnekleri M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya ve Mısır’a kadar dayansa da, Su Kemerlerini işlevsel ve sanatsal biçimde kullanmayı başaranlar Romalılar olmuş tarih sahnesinde. Geniş ve dik vadilerden şehirlere su getirmek amacıyla inşa edilen Su Kemerleri, Roma döneminde sıkça rastlanan mimari bir tarz haline gelmiş. Öyle ki, kent mimarisiyle iç içe geçen bu anlayış, çeşmelerde, kent girişlerinde ve yapı cephelerinde de kullanılmaya başlanmış. Bizans ve Osmanlı döneminde ise, var olanların restore edilmesi veya yenilerinin yapılmasıyla, ülkemizdeki kullanım geleneği süregelmiş Su Kemerleri’nin.Arkeologların ören yeri kazılarında ilk aradıkları yapılardan biri olan Su Kemerleri’ne, medeniyetler beşiği Anadolu Yarımadası’nda bulunan antik kentlerin çoğunda sıkça rastlanmakta. Genellikle yerleşimlerin hemen dışına konumlanan bu yapılar, bulundukları yerin coğrafyasına göre tek veya birbirine eklemlenen kemerler olarak inşa edilmiş. Özellikle Kilikya bölgesinde var olan su kanalları ve kemerler sistemi, bugün dahi göz kamaştırıcı bir şekilde ayakta durmakta. Bölgenin kıraç yapısından dolayı oldukça hayati bir gereksinim olan Dağlık Kilikya su şebekesi, Limonlu Çayı’nın bereketli sularını Kilikya şehirlerine taşımakta kullanılmış yüzyıllarca. Sarp Vadileri kemerlerle aşan ve kanallarla birbirine bağlanan bu sistem, Limonlu’dan Kızkalesi’ne kadar kırk kilometrelik alanda Korasion (Narlıkuyu), Korykos (Kızkalesi), Elaiussa Sebaste (Ayaş), Neapolis (Kanlıdivane) ve Limos kentlerine can vermiş.

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Yurdumuzda yer alan eski Su Kemerleri arasında, Patara-Delikkemer’e özel bir yer ayırmak gerekiyor. Devasa kayaların ortası delinerek birbirine geçirilmesi tekniğiyle yapılan söz konusu Kemer, insanoğlunun yaratıcılığına özel bir örnek teşkil ediyor. Bir tarafı dişi, bir tarafı erkek olarak tasarlanan dev taş bloklar, kireçli suyun da etkisiyle zamanla adeta kaynaşarak geçme noktalarından su sızdırmaz bir hale gelmiş. Uzaklardaki kaynağından kanallar yardımıyla taşınan su, basınç sistemi aracılığıyla Kemer üzerinden yükseltileri kolayca aşıyor. Kocaman taşların özen ve ustalıkla işlenip birbirine eklenerek su hattının tasarlanması, o dönemin olanakları düşünüldüğünde hayranlık uyandıran bir biçim olarak karşımıza çıkıyor.

Delikkemer üzerinden yere devrilen ortası delik kanal taşları, içinden fışkıran çiçeklerle doğal bir vazoya dönüşmüş şimdilerde. Akbel’den Patara’ya 25 km’lik yolculukla su sağlayan sistemin son halkası, Mettius Modestus anısına yaptırılan anıtsal giriş kapısının üzerinden geçirilerek taçlandırılmış. Delikkemer’in kardeşi konumundaki Denizli yakınlarındaki Laodikea ören yerleşimi, bu sistemi biçimsel bir değişiklikle hayata geçirmiş. Aynı formda yapılan görkemli anıt, Delikkemer gibi vadiyi bir kemer-köprü olarak değil, yere döşenen ve birbirine geçme taşlardan meydana gelen doğal bir boru şeklinde aşıyor. Bir kısmı hala tarım alanlarının ve seraların sulanmasında kullanılan, yurdumuzdaki eski su kemerlerinin en uzunu İssos harabeleri yakınında bulunuyor. Antakya il sınırları içinde bulunan bu kemer bir bölümü toprağa gömülmesine karşın tüm ihtişamını koruyor. Arklar ve kemerlerle tamamlanan ardışık su şebekelerinin en güzel örneklerinden bir diğeri, görkemli tiyatrosuyla ünlü Aspendos’da görülebilir. Antik tiyatronun hemen arkasında yer alan geleneksel tarzda inşa edilmiş kemerlerin bir kısmı, kenarlardan orta tepe noktaya doğru yükselen üçgene benzer formuyla dikkat çekicidir.

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Ülkemizdeki Su Kemeri yapılarının antik ve Roma dönemi sonrası örneklerinden bahsedersek, İstanbul’a ayrı bir paragraf açmamız gerekir. Çoğunluğu oldukça sağlam bir şekilde ayakta duran bu eserlerin bir bölümünden halen yararlanılıyor günümüzde. Bazıları şehrin merkezinde yer alan Bozdoğan (Valens), Ma’zulkemer, Karakemer, Turunçluk gibi yapılar, Roma çağına tekabül etmekte. Bizans döneminde sadece onarımlar yapılan İstanbul su şebekesi, onuncu yüzyıla kadar düzgün bir şekilde işlev görmüş. Osmanlı Yönetimi, sonraki dönemlerde doğal felaketler ve savaşlar nedeniyle kullanılamaz hale gelen sistemi yeniden yapılandırma yoluna gitmiş. İstanbul’a Belgrad Ormanları’ndan su getiren eski Roma su yolu, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan tarafından onarılarak Kırkçeşme Tesisleri adıyla yeniden hizmete sokulmuş.

Toplamı 54 km. uzunluğunda ve 33 adet kemerden meydana gelen Kırkçeşme sistemi içindeki 5 eser, özel mimari tarzlarıyla anıtsal bir nitelik taşırlar. Kemerburgaz-Belgrad Ormanı yolu üzerinde bulunan iki katlı, 102 m. uzunluğunda ve 16.4 m. yüksekliğindeki Paşa Kemeri’nin (Balıkzade) pek az bir kısmı görülebilir sık ağaçlar arasından. Şebekenin en uzun yapısını oluşturan iki katlı, 711 m. uzunluğunda ve 25 m. yüksekliğindeki Uzunkemer ile 408 m. uzunluğunda ve 35 m. yüksekliğindeki Kovuk Kemer (Kırık) Kemerburgaz’ın merkezinde bulunuyor. Birinci kısmı tek, ikinci kısmı ise üç katlı olan Kovuk Kemer’in doksan derece açıyla kıvrılan şekli oldukça dikkat çekicidir. Cebeci Köyü yakınlarında yine iki katlı, 65 m. uzunluğunda ve 34.5 m. yüksekliğinde adı gibi güzel Güzelce Kemer (Gözlüce) yer almakta.

Su Kemeri

Su Kemeri

Tüm kemerlerin içerisinde övgüyü en çok hak eden Mağlova Kemeri, Mimar Sinan’ın ustalık dönemi eserlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Benzerleri gibi iki katlı, 258 m. uzunluğunda ve 36 m. yüksekliğindeki bu muazzam yapı, dünyanın en güzel kemeri unvanını taşımakta. Sekiz büyük ve sekiz küçük kemer gözlü biçimiyle Alibeyköy baraj gölünün başlangıcında yer alan Mağlova, su tuttuğu kış aylarında yarı beline kadar sulara gömülen görüntüsüyle fotoğrafçılara poz verir. Diğer önemli Su Kemerleri arasında Balıklıkemer (125 m.), Karakemer (63 m.), Ayvad (195 m.), Kurt (305 m.) ve Valide Kemeri (39m.) sayılabilir. Sinan ustanın bir diğer eseri de Edirne-Taşlımüsellim arasındaki 54 km.lik su sistemidir. Oniki gösterişsiz kemerden oluşan sistemin en uzun parçası 105 m. uzunluğundaki Yedigöz Kemeri’dir. Bu dönemin Anadolu’daki en güzel örneklerinden bir diğeri ise, Safranbolu’daki Tokatlı kanyonunun iki yakasını birbirine bağlayan İncekaya Su Kemeri’dir. Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılan bu kemer 116 m. uzunluğundadır. Mimar Sinan’ın ustalığında en görkemli örneklerini görebildiğimiz su şebekesi sisteminde, suyun bendler ve kemerler yardımıyla önce maslaklara, sonra sırasıyla maksemlere ve su terazilerine taşınmasıyla başlayan uzun yolculuğu çeşme ve binalarda sona ererdi.

Üzerinde yaşadığımız küçük mavi yuvarlakta yaşamın başladığı ilk günden beri tüm canlılar için en vazgeçilmez olan, su. O hep akıp gitmek isteyen suya inat, taşın insanı büyüleyen vakur ve sade duruşu… Suya kavuşmak için artık daha modern yöntemler kullansak da, Su Kemerleri hayatımızdaki ‘Nostaljik’ yerini hep koruyacak.

Related Blogs

  • Related Blogs on Alibeyköy
  • Related Blogs on edirne
  • Related Blogs on Kemer
  • Related Blogs on Mimar Sinan
  • Related Blogs on Mısır
  • Related Blogs on Roma

Şirince

Şirince

Şirince

Şirince

İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünün adı nereden gelir diye merak edenler için hikaye şöyle başlıyor. Rivayete göre 19. yüzyılda toprak sahibinin azat ettiği Rum aileler yerleştirilmiş buraya. ‘Köyünüz güzel mi?’ diye sorulunca fazla kimse gelmemesi için ‘Çirkince’ diye yanıtlamış köylüler.O zamandan beri ‘Çirkince’ diye anılan köyü Cumhuriyet’in ilk yıllarında dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik ziyaret etmiş. ‘Türkler bu yöreye geldikleri sırada, bugünkü yerleşimin yerinde Kırkınca (Kyrkindje, Kirkindsche, Kirkidje) adlı bir köyün var olduğu ve köydeki ilk yerleşimin 5. yüzyıla kadar uzandığı bilinmekte.

Çam ormanlarıyla kaplı tepelerin kuşattığı Şirince, İzmir’in Selçuk ilçesine sekiz kilometre uzaklıkta. Çocukluğu buralarda geçen Yunanlı yazar Dido Sotiriyu “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabında, “Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkınca (Şirince) o cennetin bir parçası olsa gerekti” diyor. Gerçekten de öyle. Sayıları gün geçtikçe azalsa da zeytinlikler, üzüm bağları, incir ve mandalina bahçeleri arasından yüzünü gösteren bir güzel köy Şirince.

Şirince

Şirince

Denizden yüksekte, çanak biçimli bir vadinin doğu ve güney yamaçlarına kurulan köye vardığımızda eski Rum evleri hemen dikkatimizi çekiyor. Zamanın yıpratıcı etkilerine rağmen iyi korunarak günümüze kadar gelen taş evler,

Arnavut kaldırımı sokaklar ve köy meydanındaki koca çınar ağacı, Şirince’ye kendine özgü karakterini kazandıran ayrıntılardan birkaçı sadece. Tepedeki Restaurant’ların kibrit kutusu gibi yan yana dizilmiş evlerin manzarasını izlemek doyumsuz bir keyif. Aşağılara yaklaştıkça sokak araları çağırıyor insanı. Ayrıntıları, onca yılın bu coğrafyada bıraktığı izleri bir çırpıda anlamak mümkün değil. Evlere yakından baktığımda görüyorum saçak altı ve pencere kenarı süslemelerini.
Kuş, çiçek, yaprak ve dal motifleri özenle işlenmiş ve pastel renklerle boyanmış bir tablo gibi. Bahçeler ve balkonlar henüz açmış kırmızı, beyaz ve pembe çiçekleriyle bu tabloyu tamamlıyorlar.

Şirince

Şirince

Osmanlı Dönemi’nde Şirince incir ve tütün ihracatının merkezi konumundaymış. Dönemin en büyük incir tüccarları bu köyde yetişirmiş. Güneşinden mi yoksa toprağından mı, kim bilir nasıl ballanıyordur incirler dallarda? Günümüzde Şirince’nin ekonomisi bağcılık, şarapçılık ve zeytine dayanıyor ağırlıklı olarak. Şeftali, incir, elma, ceviz ve mandalina yetiştirilse de, turizm son yılların en gözde sektörü haline gelmiş. Köydeki eski Rum evleri onarılıp pansiyon olarak hizmete açılmakta. Taş ve ahşap kullanılarak yapılan ve çok sayıda penceresiyle kendine özgü bir karaktere bürünen Şirince evlerinin sayısı iki yüz civarında. Alt katlar depo veya ahır olarak, üst katlar ise ikamet etmek için kullanılırmış eskiden. Üst katlar, ahşapla desteklenen cumba benzeri çıkmalar vasıtasıyla alt katların üzerine oturtulmuş. Daha uzun yıllar ayakta kalmalarını sağlamak için sahiplerinden çok yerel yönetimlerin katkıları gerekiyor. Şirince köyü ve çevresi bu nedenle Anıtlar Kurulu tarafından SİT alanı ilan edilmiş.

Efes antik kentine yakın olmasının avantajını kullanan Şirince, turizmden hak ettiği payı zamanla artan bir biçimde almakta. Dünyanın dört bir yanından Efes harabelerini görmek için Selçuk ilçesine akın eden turistler Şirince’yi de mutlaka ziyaret ediyorlar. Tatilden alınacak keyfin sadece ‘deniz, kum, güneş’ üçlüsünden ibaret olmadığının farkına varan çok sayıda gezginin favori mekanı olmuş Şirince. Dinlencenin yanı sıra aktivite de arayanların, bağbozumu şenlikleri ya da zeytin hasadı zamanında buralara gelmelerini öneririz. Şirince köyü muhtarlığı üzüm ve şaraplarını meraklıların beğenisine sunmak için, her yıl Ekim ayında ‘Bağbozumu Şenliği ve Şarap Festivali’ düzenliyor. Şirince’nin müdavimleri sadece ‘turistler’ değil elbette. Mübadele yıllarında evlerini, bağlarını, bahçelerini bırakıp buralardan göçmek zorunda kalan ailelerin yeni nesil üyeleri de sık sık ziyaret ediyorlar bir zamanlar atalarının yaşadıkları yerleri.

Şirince

Şirince

Heybetli çınar ağacının gölgesinde biraz soluklanıp çarşıya doğru yöneliyoruz. Dükkanların ve restoranların sıralandığı yolda onlarca değişik tür ve tatta ev şarabı, adaçayı, kekik ve mis kokulu ev yapımı sabunların arasında dolaşıyoruz. Neler yok ki bu tezgahlarda; salçalar, pekmezler, tarhanalar, kuru incirler… Şirince’nin sofra şarapları dünyaca ünlü. Satın almadan önce istediğiniz şarabın tadına bakmanız mümkün. Ayrıca meyve şarapları da var ki, her birinin lezzeti ayrı. Vişne, elma, çilek, kavun gibi suyu çıkan her meyvenin şarabının yapılabildiğini öğreniyoruz. Sokak tezgahının önünde dantelini işleyen teyze papatyadan ördüğü bir tacı başıma takıyor. Ortalık öğle sonu sessizliğine gömülmüş. Herkes bir ağaç altı bulmuş kendine, dinlenmeye çekilmiş. Yazma, yün eldiven ve çorap satılan ahşap barakalarda her zaman olduğu gibi yine köyün kadınları iş başında. El emeği göz nuru ürünlerini sergiliyorlar. Acıkmışız belli, mis gibi gözlemelerin kokusu geliyor burnumuza. Kimi evlerin bahçeleri ve avluları gözleme evi olarak düzenlemiş. İçerideki taş fırında pişirilecek gözlemeler hemen önümüzde taze taze açılıp çeşitli otlar ve peynirle dolduruluyor. Yanında bir de ayran olunca öğlen yemeği keyifli bir şölen olup çıkıyor. Yöreye özgü zeytinyağını görünce, ‘dostlara bundan güzel hediye mi olur’ diyerek birkaç şişe satın alıyoruz. Adeta bir açık hava müzesine benzeyen Şirince’de Rumlardan kalma iki kilise var. Aziz Yohannes (Vaftizci Yahya) kilisesi, Efes Müzesi öncülüğünde Amerikan Enstitüsü tarafından onarılarak ziyarete açılmış.

19. yüzyılda yaptırılan ve bir dönem cami olarak da kullanılan Ayasosti kilisesi ise harap durumda ne yazık ki. Kitabesi günümüze kadar ulaşmadığı için gerçek ismi bilinmeyen ve ‘ahşap tonozlu kilise’ olarak anılan yapının duvarlarındaki fresklerde bulunan on iki havari resimlerinin bir kısmı korunabilmiş. Sıvaları parça parça dökülmüş, etrafında keçiler otluyor ve bir tarih hazinesi bakımsızlığın kollarına terk edilmiş duruyor öylece. Yokuşlu dar sokaklara akşam alacası iniyor. Bin bir çeşit meze ve çöp kebabının enfes lezzetiyle donatılmış bir akşam sofrasının ardından pansiyonumuza dönüyoruz. Günlerdir ilk defa gecenin sessizliği eşliğinde huzurlu bir uykuya dalıyorum. Sabah gün ışığıyla birlikte kuş sesleri odaya doluyor. Uzaklardan geç kalmış bir horozun ötüşü duyuluyor.

Şirince

Şirince

Tatil yörelerinde alışık olduğumuz araba ve korna gürültüleri, satıcıların bağırtıları yok burada, doğanın sesleriyle baş başayız. Ev yapımı reçeller, birkaç çeşit peynir ve zeytin, tereyağı, bal, köy yumurtası ve tahin pekmezli kahvaltı sofrası güne iyi bir başlangıç yapmamızı sağlıyor. Fırından yeni çıkmış köy ekmeğinin tadı damağımda kalıyor. Günübirlik gezilerle çevreyi dolaşmaya karar veriyoruz. Şirince-Selçuk yolu üzerindeki Sütini Mağarası ilk durağımız. Yaklaşık yetmiş metre derinlikteki mağaranın girişinde Hristiyan azizlerine ait kaybolmaya yüz tutmuş freskler yer alıyor. Yol üzerinde Bizans döneminde St. Jean Kilisesi’ne su getirmek üzere inşa edilen su kemerlerini görüyoruz. Uzun bir su kanalı sisteminin parçası olan bu kemerler oldukça iyi korunmuş durumda. Efes antik kenti, yılda ortalama 1.5 milyon kişinin ziyaret ettiği bir mekan olarak ülke turizminin bel kemiği konumunda. Efes Müzesi ise, sahip olduğu zenginlikler açısından Türkiye’nin en önemli müzesi olan Topkapı’dan sonra ikinci sırayı alıyor. Selçuk ilçesi ve Meryemana Evi, buraya kadar gelip de ziyaret etmeden dönmemeniz gereken yerler arasında.

Yıllar sonra eski bir dostla karşılaşmış gibi sevineceksiniz Şirince’yi görünce. Size unutulmuş zamanlardan tanıdık sesler ve kokular getirecek. Adı gibi güzel ve sakin bir köyde geçireceğiniz huzur dolu günlerin ardından, buralardan ayrılmak biraz zor olsa gerek.

Related Blogs

  • Related Blogs on ayasosti
  • Related Blogs on enstitü
  • Related Blogs on Gezi
  • Related Blogs on hrıstiyan
  • Related Blogs on köy yumurtası
  • Related Blogs on peynir
  • Related Blogs on şenlik

Mavi Bayraklı Marinalar

MAVİ BAYRAKLI MARİNALAR

mavi bayraklı marinalar

mavi bayraklı marinalar

ANTALYA Marinaları:

Antalya Çelebi Marina, Kemer Türkiz Marina Setur Finike Marina.

MUĞLA Marinaları :

Ece Marina, Port Göcek Marina, Setur Netsel Marina, Martı Marina, Milta Marina, D-Marin Turgutreis, Port Bodrum Yalıkavak.

AYDIN Marinaları :

Setur Kuşadası Marina.

BALIKESİR Marinaları:

Ayvalık, Setur Ayvalık Marina.

İSTANBUL Marinaları:

Ataköy Marina, Setur Amiral Fahri Korutürk Fenerbahçe ve Kalamış Marinaları.

Related Blogs

  • Related Blogs on Ataköy
  • Related Blogs on Aydın
  • Related Blogs on Balıkesir
  • Related Blogs on Kalamış
  • Related Blogs on Martı
  • Related Blogs on Yalıkavak

Mersin Plajları ve Mersin Marinaları

Mersin Plajları ve Mersin Marinaları:

Mersin

Mersin

Bozvazı; Anemurion Otel.
Kızkalesi; Kızkalesi Halk Plajı.
Erdemli; Kızkalesi Halk Plajı, Olbios Otel. Silifke; Altın Orfoz,
Silifke; Atakent Altın Orfoz, Mediterranean Otel.
Taşucu; Intermod Boğsak Motel.
Yeşilovacık; Pine Park Tatil Köyü.

Çanakkale Plajları ve Çanakkale Marinaları:

Ayvacık; Eden Gardens Otel, Club Albena Otel, Eden Beach Hotel.

Çanakkale

Related Blogs

  • Related Blogs on Bozvazı
  • Related Blogs on Çanakkale
  • Related Blogs on Erdemli
  • Related Blogs on Plaj
  • Related Blogs on Silifke
  • Related Blogs on Taşucu