Su Kemerleri

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Küresel ısınma ile birlikte önem kazanan ve canlıların yaşam kaynağı olan Su, insanoğlunun yeryüzündeki vazgeçilmez gereksinimlerinin
en başında geliyor. İlkçağlardan beri hemen hemen tüm yerleşimler,
su kaynaklarının yakınına kurulmuştur. İşte bu suların yerleşim bölgelerine ulaştırılması için inşa edilen “Su Kemerleri”; dönemlerine uygun olarak sahip oldukları mimari tarzlarıyla TAŞ KOLYELERİ andırıyor.

Suyun biraz uzağında kurulan kentlerde yaşayan insanlar, çeşitli yöntemlerle geliştirerek evlerine kadar getirmişler kristal berraklığındaki hayatsal sıvıyı. İşte bu su yollarının temel direklerinden biri olan Su Kemerleri, insanoğlunun su ihtiyacını karşılamada önemli bir görev üstlenmiş tarihin derinliklerinden günümüze değin. Vadileri zarif bir kolye gibi sarmalayan bu taş yapılar, mükemmel görünüşleri ve anıtsal nitelikteki mimarileriyle, bir yandan Anadolu topraklarını süslerken bir yandan da hala insanlığa hayat vermekte binlerce yıldır.

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Su yollarından akan suyun seviyesini sabit tutarak vadileri aşmasına yardımcı olan, suyu aynı yükseklikteki başka bir bölüme aktaran, köprü biçiminde ve gövdesinde çeşitli gözler bulunan yapılar Su Kemerleri olarak tanımlanıyor. Söz edilen formun ilk örnekleri M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya ve Mısır’a kadar dayansa da, Su Kemerlerini işlevsel ve sanatsal biçimde kullanmayı başaranlar Romalılar olmuş tarih sahnesinde. Geniş ve dik vadilerden şehirlere su getirmek amacıyla inşa edilen Su Kemerleri, Roma döneminde sıkça rastlanan mimari bir tarz haline gelmiş. Öyle ki, kent mimarisiyle iç içe geçen bu anlayış, çeşmelerde, kent girişlerinde ve yapı cephelerinde de kullanılmaya başlanmış. Bizans ve Osmanlı döneminde ise, var olanların restore edilmesi veya yenilerinin yapılmasıyla, ülkemizdeki kullanım geleneği süregelmiş Su Kemerleri’nin.Arkeologların ören yeri kazılarında ilk aradıkları yapılardan biri olan Su Kemerleri’ne, medeniyetler beşiği Anadolu Yarımadası’nda bulunan antik kentlerin çoğunda sıkça rastlanmakta. Genellikle yerleşimlerin hemen dışına konumlanan bu yapılar, bulundukları yerin coğrafyasına göre tek veya birbirine eklemlenen kemerler olarak inşa edilmiş. Özellikle Kilikya bölgesinde var olan su kanalları ve kemerler sistemi, bugün dahi göz kamaştırıcı bir şekilde ayakta durmakta. Bölgenin kıraç yapısından dolayı oldukça hayati bir gereksinim olan Dağlık Kilikya su şebekesi, Limonlu Çayı’nın bereketli sularını Kilikya şehirlerine taşımakta kullanılmış yüzyıllarca. Sarp Vadileri kemerlerle aşan ve kanallarla birbirine bağlanan bu sistem, Limonlu’dan Kızkalesi’ne kadar kırk kilometrelik alanda Korasion (Narlıkuyu), Korykos (Kızkalesi), Elaiussa Sebaste (Ayaş), Neapolis (Kanlıdivane) ve Limos kentlerine can vermiş.

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Yurdumuzda yer alan eski Su Kemerleri arasında, Patara-Delikkemer’e özel bir yer ayırmak gerekiyor. Devasa kayaların ortası delinerek birbirine geçirilmesi tekniğiyle yapılan söz konusu Kemer, insanoğlunun yaratıcılığına özel bir örnek teşkil ediyor. Bir tarafı dişi, bir tarafı erkek olarak tasarlanan dev taş bloklar, kireçli suyun da etkisiyle zamanla adeta kaynaşarak geçme noktalarından su sızdırmaz bir hale gelmiş. Uzaklardaki kaynağından kanallar yardımıyla taşınan su, basınç sistemi aracılığıyla Kemer üzerinden yükseltileri kolayca aşıyor. Kocaman taşların özen ve ustalıkla işlenip birbirine eklenerek su hattının tasarlanması, o dönemin olanakları düşünüldüğünde hayranlık uyandıran bir biçim olarak karşımıza çıkıyor.

Delikkemer üzerinden yere devrilen ortası delik kanal taşları, içinden fışkıran çiçeklerle doğal bir vazoya dönüşmüş şimdilerde. Akbel’den Patara’ya 25 km’lik yolculukla su sağlayan sistemin son halkası, Mettius Modestus anısına yaptırılan anıtsal giriş kapısının üzerinden geçirilerek taçlandırılmış. Delikkemer’in kardeşi konumundaki Denizli yakınlarındaki Laodikea ören yerleşimi, bu sistemi biçimsel bir değişiklikle hayata geçirmiş. Aynı formda yapılan görkemli anıt, Delikkemer gibi vadiyi bir kemer-köprü olarak değil, yere döşenen ve birbirine geçme taşlardan meydana gelen doğal bir boru şeklinde aşıyor. Bir kısmı hala tarım alanlarının ve seraların sulanmasında kullanılan, yurdumuzdaki eski su kemerlerinin en uzunu İssos harabeleri yakınında bulunuyor. Antakya il sınırları içinde bulunan bu kemer bir bölümü toprağa gömülmesine karşın tüm ihtişamını koruyor. Arklar ve kemerlerle tamamlanan ardışık su şebekelerinin en güzel örneklerinden bir diğeri, görkemli tiyatrosuyla ünlü Aspendos’da görülebilir. Antik tiyatronun hemen arkasında yer alan geleneksel tarzda inşa edilmiş kemerlerin bir kısmı, kenarlardan orta tepe noktaya doğru yükselen üçgene benzer formuyla dikkat çekicidir.

Su Kemerleri

Su Kemerleri

Ülkemizdeki Su Kemeri yapılarının antik ve Roma dönemi sonrası örneklerinden bahsedersek, İstanbul’a ayrı bir paragraf açmamız gerekir. Çoğunluğu oldukça sağlam bir şekilde ayakta duran bu eserlerin bir bölümünden halen yararlanılıyor günümüzde. Bazıları şehrin merkezinde yer alan Bozdoğan (Valens), Ma’zulkemer, Karakemer, Turunçluk gibi yapılar, Roma çağına tekabül etmekte. Bizans döneminde sadece onarımlar yapılan İstanbul su şebekesi, onuncu yüzyıla kadar düzgün bir şekilde işlev görmüş. Osmanlı Yönetimi, sonraki dönemlerde doğal felaketler ve savaşlar nedeniyle kullanılamaz hale gelen sistemi yeniden yapılandırma yoluna gitmiş. İstanbul’a Belgrad Ormanları’ndan su getiren eski Roma su yolu, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan tarafından onarılarak Kırkçeşme Tesisleri adıyla yeniden hizmete sokulmuş.

Toplamı 54 km. uzunluğunda ve 33 adet kemerden meydana gelen Kırkçeşme sistemi içindeki 5 eser, özel mimari tarzlarıyla anıtsal bir nitelik taşırlar. Kemerburgaz-Belgrad Ormanı yolu üzerinde bulunan iki katlı, 102 m. uzunluğunda ve 16.4 m. yüksekliğindeki Paşa Kemeri’nin (Balıkzade) pek az bir kısmı görülebilir sık ağaçlar arasından. Şebekenin en uzun yapısını oluşturan iki katlı, 711 m. uzunluğunda ve 25 m. yüksekliğindeki Uzunkemer ile 408 m. uzunluğunda ve 35 m. yüksekliğindeki Kovuk Kemer (Kırık) Kemerburgaz’ın merkezinde bulunuyor. Birinci kısmı tek, ikinci kısmı ise üç katlı olan Kovuk Kemer’in doksan derece açıyla kıvrılan şekli oldukça dikkat çekicidir. Cebeci Köyü yakınlarında yine iki katlı, 65 m. uzunluğunda ve 34.5 m. yüksekliğinde adı gibi güzel Güzelce Kemer (Gözlüce) yer almakta.

Su Kemeri

Su Kemeri

Tüm kemerlerin içerisinde övgüyü en çok hak eden Mağlova Kemeri, Mimar Sinan’ın ustalık dönemi eserlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Benzerleri gibi iki katlı, 258 m. uzunluğunda ve 36 m. yüksekliğindeki bu muazzam yapı, dünyanın en güzel kemeri unvanını taşımakta. Sekiz büyük ve sekiz küçük kemer gözlü biçimiyle Alibeyköy baraj gölünün başlangıcında yer alan Mağlova, su tuttuğu kış aylarında yarı beline kadar sulara gömülen görüntüsüyle fotoğrafçılara poz verir. Diğer önemli Su Kemerleri arasında Balıklıkemer (125 m.), Karakemer (63 m.), Ayvad (195 m.), Kurt (305 m.) ve Valide Kemeri (39m.) sayılabilir. Sinan ustanın bir diğer eseri de Edirne-Taşlımüsellim arasındaki 54 km.lik su sistemidir. Oniki gösterişsiz kemerden oluşan sistemin en uzun parçası 105 m. uzunluğundaki Yedigöz Kemeri’dir. Bu dönemin Anadolu’daki en güzel örneklerinden bir diğeri ise, Safranbolu’daki Tokatlı kanyonunun iki yakasını birbirine bağlayan İncekaya Su Kemeri’dir. Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılan bu kemer 116 m. uzunluğundadır. Mimar Sinan’ın ustalığında en görkemli örneklerini görebildiğimiz su şebekesi sisteminde, suyun bendler ve kemerler yardımıyla önce maslaklara, sonra sırasıyla maksemlere ve su terazilerine taşınmasıyla başlayan uzun yolculuğu çeşme ve binalarda sona ererdi.

Üzerinde yaşadığımız küçük mavi yuvarlakta yaşamın başladığı ilk günden beri tüm canlılar için en vazgeçilmez olan, su. O hep akıp gitmek isteyen suya inat, taşın insanı büyüleyen vakur ve sade duruşu… Suya kavuşmak için artık daha modern yöntemler kullansak da, Su Kemerleri hayatımızdaki ‘Nostaljik’ yerini hep koruyacak.

Related Blogs

  • Related Blogs on Alibeyköy
  • Related Blogs on edirne
  • Related Blogs on Kemer
  • Related Blogs on Mimar Sinan
  • Related Blogs on Mısır
  • Related Blogs on Roma

Şirince

Şirince

Şirince

Şirince

İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünün adı nereden gelir diye merak edenler için hikaye şöyle başlıyor. Rivayete göre 19. yüzyılda toprak sahibinin azat ettiği Rum aileler yerleştirilmiş buraya. ‘Köyünüz güzel mi?’ diye sorulunca fazla kimse gelmemesi için ‘Çirkince’ diye yanıtlamış köylüler.O zamandan beri ‘Çirkince’ diye anılan köyü Cumhuriyet’in ilk yıllarında dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik ziyaret etmiş. ‘Türkler bu yöreye geldikleri sırada, bugünkü yerleşimin yerinde Kırkınca (Kyrkindje, Kirkindsche, Kirkidje) adlı bir köyün var olduğu ve köydeki ilk yerleşimin 5. yüzyıla kadar uzandığı bilinmekte.

Çam ormanlarıyla kaplı tepelerin kuşattığı Şirince, İzmir’in Selçuk ilçesine sekiz kilometre uzaklıkta. Çocukluğu buralarda geçen Yunanlı yazar Dido Sotiriyu “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabında, “Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkınca (Şirince) o cennetin bir parçası olsa gerekti” diyor. Gerçekten de öyle. Sayıları gün geçtikçe azalsa da zeytinlikler, üzüm bağları, incir ve mandalina bahçeleri arasından yüzünü gösteren bir güzel köy Şirince.

Şirince

Şirince

Denizden yüksekte, çanak biçimli bir vadinin doğu ve güney yamaçlarına kurulan köye vardığımızda eski Rum evleri hemen dikkatimizi çekiyor. Zamanın yıpratıcı etkilerine rağmen iyi korunarak günümüze kadar gelen taş evler,

Arnavut kaldırımı sokaklar ve köy meydanındaki koca çınar ağacı, Şirince’ye kendine özgü karakterini kazandıran ayrıntılardan birkaçı sadece. Tepedeki Restaurant’ların kibrit kutusu gibi yan yana dizilmiş evlerin manzarasını izlemek doyumsuz bir keyif. Aşağılara yaklaştıkça sokak araları çağırıyor insanı. Ayrıntıları, onca yılın bu coğrafyada bıraktığı izleri bir çırpıda anlamak mümkün değil. Evlere yakından baktığımda görüyorum saçak altı ve pencere kenarı süslemelerini.
Kuş, çiçek, yaprak ve dal motifleri özenle işlenmiş ve pastel renklerle boyanmış bir tablo gibi. Bahçeler ve balkonlar henüz açmış kırmızı, beyaz ve pembe çiçekleriyle bu tabloyu tamamlıyorlar.

Şirince

Şirince

Osmanlı Dönemi’nde Şirince incir ve tütün ihracatının merkezi konumundaymış. Dönemin en büyük incir tüccarları bu köyde yetişirmiş. Güneşinden mi yoksa toprağından mı, kim bilir nasıl ballanıyordur incirler dallarda? Günümüzde Şirince’nin ekonomisi bağcılık, şarapçılık ve zeytine dayanıyor ağırlıklı olarak. Şeftali, incir, elma, ceviz ve mandalina yetiştirilse de, turizm son yılların en gözde sektörü haline gelmiş. Köydeki eski Rum evleri onarılıp pansiyon olarak hizmete açılmakta. Taş ve ahşap kullanılarak yapılan ve çok sayıda penceresiyle kendine özgü bir karaktere bürünen Şirince evlerinin sayısı iki yüz civarında. Alt katlar depo veya ahır olarak, üst katlar ise ikamet etmek için kullanılırmış eskiden. Üst katlar, ahşapla desteklenen cumba benzeri çıkmalar vasıtasıyla alt katların üzerine oturtulmuş. Daha uzun yıllar ayakta kalmalarını sağlamak için sahiplerinden çok yerel yönetimlerin katkıları gerekiyor. Şirince köyü ve çevresi bu nedenle Anıtlar Kurulu tarafından SİT alanı ilan edilmiş.

Efes antik kentine yakın olmasının avantajını kullanan Şirince, turizmden hak ettiği payı zamanla artan bir biçimde almakta. Dünyanın dört bir yanından Efes harabelerini görmek için Selçuk ilçesine akın eden turistler Şirince’yi de mutlaka ziyaret ediyorlar. Tatilden alınacak keyfin sadece ‘deniz, kum, güneş’ üçlüsünden ibaret olmadığının farkına varan çok sayıda gezginin favori mekanı olmuş Şirince. Dinlencenin yanı sıra aktivite de arayanların, bağbozumu şenlikleri ya da zeytin hasadı zamanında buralara gelmelerini öneririz. Şirince köyü muhtarlığı üzüm ve şaraplarını meraklıların beğenisine sunmak için, her yıl Ekim ayında ‘Bağbozumu Şenliği ve Şarap Festivali’ düzenliyor. Şirince’nin müdavimleri sadece ‘turistler’ değil elbette. Mübadele yıllarında evlerini, bağlarını, bahçelerini bırakıp buralardan göçmek zorunda kalan ailelerin yeni nesil üyeleri de sık sık ziyaret ediyorlar bir zamanlar atalarının yaşadıkları yerleri.

Şirince

Şirince

Heybetli çınar ağacının gölgesinde biraz soluklanıp çarşıya doğru yöneliyoruz. Dükkanların ve restoranların sıralandığı yolda onlarca değişik tür ve tatta ev şarabı, adaçayı, kekik ve mis kokulu ev yapımı sabunların arasında dolaşıyoruz. Neler yok ki bu tezgahlarda; salçalar, pekmezler, tarhanalar, kuru incirler… Şirince’nin sofra şarapları dünyaca ünlü. Satın almadan önce istediğiniz şarabın tadına bakmanız mümkün. Ayrıca meyve şarapları da var ki, her birinin lezzeti ayrı. Vişne, elma, çilek, kavun gibi suyu çıkan her meyvenin şarabının yapılabildiğini öğreniyoruz. Sokak tezgahının önünde dantelini işleyen teyze papatyadan ördüğü bir tacı başıma takıyor. Ortalık öğle sonu sessizliğine gömülmüş. Herkes bir ağaç altı bulmuş kendine, dinlenmeye çekilmiş. Yazma, yün eldiven ve çorap satılan ahşap barakalarda her zaman olduğu gibi yine köyün kadınları iş başında. El emeği göz nuru ürünlerini sergiliyorlar. Acıkmışız belli, mis gibi gözlemelerin kokusu geliyor burnumuza. Kimi evlerin bahçeleri ve avluları gözleme evi olarak düzenlemiş. İçerideki taş fırında pişirilecek gözlemeler hemen önümüzde taze taze açılıp çeşitli otlar ve peynirle dolduruluyor. Yanında bir de ayran olunca öğlen yemeği keyifli bir şölen olup çıkıyor. Yöreye özgü zeytinyağını görünce, ‘dostlara bundan güzel hediye mi olur’ diyerek birkaç şişe satın alıyoruz. Adeta bir açık hava müzesine benzeyen Şirince’de Rumlardan kalma iki kilise var. Aziz Yohannes (Vaftizci Yahya) kilisesi, Efes Müzesi öncülüğünde Amerikan Enstitüsü tarafından onarılarak ziyarete açılmış.

19. yüzyılda yaptırılan ve bir dönem cami olarak da kullanılan Ayasosti kilisesi ise harap durumda ne yazık ki. Kitabesi günümüze kadar ulaşmadığı için gerçek ismi bilinmeyen ve ‘ahşap tonozlu kilise’ olarak anılan yapının duvarlarındaki fresklerde bulunan on iki havari resimlerinin bir kısmı korunabilmiş. Sıvaları parça parça dökülmüş, etrafında keçiler otluyor ve bir tarih hazinesi bakımsızlığın kollarına terk edilmiş duruyor öylece. Yokuşlu dar sokaklara akşam alacası iniyor. Bin bir çeşit meze ve çöp kebabının enfes lezzetiyle donatılmış bir akşam sofrasının ardından pansiyonumuza dönüyoruz. Günlerdir ilk defa gecenin sessizliği eşliğinde huzurlu bir uykuya dalıyorum. Sabah gün ışığıyla birlikte kuş sesleri odaya doluyor. Uzaklardan geç kalmış bir horozun ötüşü duyuluyor.

Şirince

Şirince

Tatil yörelerinde alışık olduğumuz araba ve korna gürültüleri, satıcıların bağırtıları yok burada, doğanın sesleriyle baş başayız. Ev yapımı reçeller, birkaç çeşit peynir ve zeytin, tereyağı, bal, köy yumurtası ve tahin pekmezli kahvaltı sofrası güne iyi bir başlangıç yapmamızı sağlıyor. Fırından yeni çıkmış köy ekmeğinin tadı damağımda kalıyor. Günübirlik gezilerle çevreyi dolaşmaya karar veriyoruz. Şirince-Selçuk yolu üzerindeki Sütini Mağarası ilk durağımız. Yaklaşık yetmiş metre derinlikteki mağaranın girişinde Hristiyan azizlerine ait kaybolmaya yüz tutmuş freskler yer alıyor. Yol üzerinde Bizans döneminde St. Jean Kilisesi’ne su getirmek üzere inşa edilen su kemerlerini görüyoruz. Uzun bir su kanalı sisteminin parçası olan bu kemerler oldukça iyi korunmuş durumda. Efes antik kenti, yılda ortalama 1.5 milyon kişinin ziyaret ettiği bir mekan olarak ülke turizminin bel kemiği konumunda. Efes Müzesi ise, sahip olduğu zenginlikler açısından Türkiye’nin en önemli müzesi olan Topkapı’dan sonra ikinci sırayı alıyor. Selçuk ilçesi ve Meryemana Evi, buraya kadar gelip de ziyaret etmeden dönmemeniz gereken yerler arasında.

Yıllar sonra eski bir dostla karşılaşmış gibi sevineceksiniz Şirince’yi görünce. Size unutulmuş zamanlardan tanıdık sesler ve kokular getirecek. Adı gibi güzel ve sakin bir köyde geçireceğiniz huzur dolu günlerin ardından, buralardan ayrılmak biraz zor olsa gerek.

Related Blogs

  • Related Blogs on ayasosti
  • Related Blogs on enstitü
  • Related Blogs on Gezi
  • Related Blogs on hrıstiyan
  • Related Blogs on köy yumurtası
  • Related Blogs on peynir
  • Related Blogs on şenlik

Mavi Bayraklı Marinalar

MAVİ BAYRAKLI MARİNALAR

mavi bayraklı marinalar

mavi bayraklı marinalar

ANTALYA Marinaları:

Antalya Çelebi Marina, Kemer Türkiz Marina Setur Finike Marina.

MUĞLA Marinaları :

Ece Marina, Port Göcek Marina, Setur Netsel Marina, Martı Marina, Milta Marina, D-Marin Turgutreis, Port Bodrum Yalıkavak.

AYDIN Marinaları :

Setur Kuşadası Marina.

BALIKESİR Marinaları:

Ayvalık, Setur Ayvalık Marina.

İSTANBUL Marinaları:

Ataköy Marina, Setur Amiral Fahri Korutürk Fenerbahçe ve Kalamış Marinaları.

Related Blogs

  • Related Blogs on Ataköy
  • Related Blogs on Aydın
  • Related Blogs on Balıkesir
  • Related Blogs on Kalamış
  • Related Blogs on Martı
  • Related Blogs on Yalıkavak

Mersin Plajları ve Mersin Marinaları

Mersin Plajları ve Mersin Marinaları:

Mersin

Mersin

Bozvazı; Anemurion Otel.
Kızkalesi; Kızkalesi Halk Plajı.
Erdemli; Kızkalesi Halk Plajı, Olbios Otel. Silifke; Altın Orfoz,
Silifke; Atakent Altın Orfoz, Mediterranean Otel.
Taşucu; Intermod Boğsak Motel.
Yeşilovacık; Pine Park Tatil Köyü.

Çanakkale Plajları ve Çanakkale Marinaları:

Ayvacık; Eden Gardens Otel, Club Albena Otel, Eden Beach Hotel.

Çanakkale

Related Blogs

  • Related Blogs on Bozvazı
  • Related Blogs on Çanakkale
  • Related Blogs on Erdemli
  • Related Blogs on Plaj
  • Related Blogs on Silifke
  • Related Blogs on Taşucu

Balıkesir Plajları ve Balıkesir Marinaları

Balıkesir Plaj

Balıkesir Plaj

Balıkesir Plajları ve Balıkesir Marinaları:

Ayvalık; Haliç Park Otel, Ortunç Otel.
Burhaniye; Ören Belediye Halk Plajı, Club Orient, Artemis Otel.
Gömeç; Artur Güvercin Koyu, Artur Gemiyatağı Koyu.
Edremit; Altıner Otel, Akçam Otel, Afrodit Tatil Köyü, Merkez Plajı, Özdemir Sitesi Plajı.
Erdek; Pınar Otel.

Related Blogs

  • Related Blogs on Ayvalık
  • Related Blogs on Balıkesir
  • Related Blogs on Balıkesir Marinaları
  • Related Blogs on Balıkesir Plajları
  • Related Blogs on Burhaniye
  • Related Blogs on edremit
  • Related Blogs on Plaj
Page 3 of 24012345...102030...Last »