Tag Archives for Rum evleri

Şirince

Şirince

Şirince

Şirince

İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünün adı nereden gelir diye merak edenler için hikaye şöyle başlıyor. Rivayete göre 19. yüzyılda toprak sahibinin azat ettiği Rum aileler yerleştirilmiş buraya. ‘Köyünüz güzel mi?’ diye sorulunca fazla kimse gelmemesi için ‘Çirkince’ diye yanıtlamış köylüler.O zamandan beri ‘Çirkince’ diye anılan köyü Cumhuriyet’in ilk yıllarında dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik ziyaret etmiş. ‘Türkler bu yöreye geldikleri sırada, bugünkü yerleşimin yerinde Kırkınca (Kyrkindje, Kirkindsche, Kirkidje) adlı bir köyün var olduğu ve köydeki ilk yerleşimin 5. yüzyıla kadar uzandığı bilinmekte.

Çam ormanlarıyla kaplı tepelerin kuşattığı Şirince, İzmir’in Selçuk ilçesine sekiz kilometre uzaklıkta. Çocukluğu buralarda geçen Yunanlı yazar Dido Sotiriyu “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabında, “Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkınca (Şirince) o cennetin bir parçası olsa gerekti” diyor. Gerçekten de öyle. Sayıları gün geçtikçe azalsa da zeytinlikler, üzüm bağları, incir ve mandalina bahçeleri arasından yüzünü gösteren bir güzel köy Şirince.

Şirince

Şirince

Denizden yüksekte, çanak biçimli bir vadinin doğu ve güney yamaçlarına kurulan köye vardığımızda eski Rum evleri hemen dikkatimizi çekiyor. Zamanın yıpratıcı etkilerine rağmen iyi korunarak günümüze kadar gelen taş evler,

Arnavut kaldırımı sokaklar ve köy meydanındaki koca çınar ağacı, Şirince’ye kendine özgü karakterini kazandıran ayrıntılardan birkaçı sadece. Tepedeki Restaurant’ların kibrit kutusu gibi yan yana dizilmiş evlerin manzarasını izlemek doyumsuz bir keyif. Aşağılara yaklaştıkça sokak araları çağırıyor insanı. Ayrıntıları, onca yılın bu coğrafyada bıraktığı izleri bir çırpıda anlamak mümkün değil. Evlere yakından baktığımda görüyorum saçak altı ve pencere kenarı süslemelerini.
Kuş, çiçek, yaprak ve dal motifleri özenle işlenmiş ve pastel renklerle boyanmış bir tablo gibi. Bahçeler ve balkonlar henüz açmış kırmızı, beyaz ve pembe çiçekleriyle bu tabloyu tamamlıyorlar.

Şirince

Şirince

Osmanlı Dönemi’nde Şirince incir ve tütün ihracatının merkezi konumundaymış. Dönemin en büyük incir tüccarları bu köyde yetişirmiş. Güneşinden mi yoksa toprağından mı, kim bilir nasıl ballanıyordur incirler dallarda? Günümüzde Şirince’nin ekonomisi bağcılık, şarapçılık ve zeytine dayanıyor ağırlıklı olarak. Şeftali, incir, elma, ceviz ve mandalina yetiştirilse de, turizm son yılların en gözde sektörü haline gelmiş. Köydeki eski Rum evleri onarılıp pansiyon olarak hizmete açılmakta. Taş ve ahşap kullanılarak yapılan ve çok sayıda penceresiyle kendine özgü bir karaktere bürünen Şirince evlerinin sayısı iki yüz civarında. Alt katlar depo veya ahır olarak, üst katlar ise ikamet etmek için kullanılırmış eskiden. Üst katlar, ahşapla desteklenen cumba benzeri çıkmalar vasıtasıyla alt katların üzerine oturtulmuş. Daha uzun yıllar ayakta kalmalarını sağlamak için sahiplerinden çok yerel yönetimlerin katkıları gerekiyor. Şirince köyü ve çevresi bu nedenle Anıtlar Kurulu tarafından SİT alanı ilan edilmiş.

Efes antik kentine yakın olmasının avantajını kullanan Şirince, turizmden hak ettiği payı zamanla artan bir biçimde almakta. Dünyanın dört bir yanından Efes harabelerini görmek için Selçuk ilçesine akın eden turistler Şirince’yi de mutlaka ziyaret ediyorlar. Tatilden alınacak keyfin sadece ‘deniz, kum, güneş’ üçlüsünden ibaret olmadığının farkına varan çok sayıda gezginin favori mekanı olmuş Şirince. Dinlencenin yanı sıra aktivite de arayanların, bağbozumu şenlikleri ya da zeytin hasadı zamanında buralara gelmelerini öneririz. Şirince köyü muhtarlığı üzüm ve şaraplarını meraklıların beğenisine sunmak için, her yıl Ekim ayında ‘Bağbozumu Şenliği ve Şarap Festivali’ düzenliyor. Şirince’nin müdavimleri sadece ‘turistler’ değil elbette. Mübadele yıllarında evlerini, bağlarını, bahçelerini bırakıp buralardan göçmek zorunda kalan ailelerin yeni nesil üyeleri de sık sık ziyaret ediyorlar bir zamanlar atalarının yaşadıkları yerleri.

Şirince

Şirince

Heybetli çınar ağacının gölgesinde biraz soluklanıp çarşıya doğru yöneliyoruz. Dükkanların ve restoranların sıralandığı yolda onlarca değişik tür ve tatta ev şarabı, adaçayı, kekik ve mis kokulu ev yapımı sabunların arasında dolaşıyoruz. Neler yok ki bu tezgahlarda; salçalar, pekmezler, tarhanalar, kuru incirler… Şirince’nin sofra şarapları dünyaca ünlü. Satın almadan önce istediğiniz şarabın tadına bakmanız mümkün. Ayrıca meyve şarapları da var ki, her birinin lezzeti ayrı. Vişne, elma, çilek, kavun gibi suyu çıkan her meyvenin şarabının yapılabildiğini öğreniyoruz. Sokak tezgahının önünde dantelini işleyen teyze papatyadan ördüğü bir tacı başıma takıyor. Ortalık öğle sonu sessizliğine gömülmüş. Herkes bir ağaç altı bulmuş kendine, dinlenmeye çekilmiş. Yazma, yün eldiven ve çorap satılan ahşap barakalarda her zaman olduğu gibi yine köyün kadınları iş başında. El emeği göz nuru ürünlerini sergiliyorlar. Acıkmışız belli, mis gibi gözlemelerin kokusu geliyor burnumuza. Kimi evlerin bahçeleri ve avluları gözleme evi olarak düzenlemiş. İçerideki taş fırında pişirilecek gözlemeler hemen önümüzde taze taze açılıp çeşitli otlar ve peynirle dolduruluyor. Yanında bir de ayran olunca öğlen yemeği keyifli bir şölen olup çıkıyor. Yöreye özgü zeytinyağını görünce, ‘dostlara bundan güzel hediye mi olur’ diyerek birkaç şişe satın alıyoruz. Adeta bir açık hava müzesine benzeyen Şirince’de Rumlardan kalma iki kilise var. Aziz Yohannes (Vaftizci Yahya) kilisesi, Efes Müzesi öncülüğünde Amerikan Enstitüsü tarafından onarılarak ziyarete açılmış.

19. yüzyılda yaptırılan ve bir dönem cami olarak da kullanılan Ayasosti kilisesi ise harap durumda ne yazık ki. Kitabesi günümüze kadar ulaşmadığı için gerçek ismi bilinmeyen ve ‘ahşap tonozlu kilise’ olarak anılan yapının duvarlarındaki fresklerde bulunan on iki havari resimlerinin bir kısmı korunabilmiş. Sıvaları parça parça dökülmüş, etrafında keçiler otluyor ve bir tarih hazinesi bakımsızlığın kollarına terk edilmiş duruyor öylece. Yokuşlu dar sokaklara akşam alacası iniyor. Bin bir çeşit meze ve çöp kebabının enfes lezzetiyle donatılmış bir akşam sofrasının ardından pansiyonumuza dönüyoruz. Günlerdir ilk defa gecenin sessizliği eşliğinde huzurlu bir uykuya dalıyorum. Sabah gün ışığıyla birlikte kuş sesleri odaya doluyor. Uzaklardan geç kalmış bir horozun ötüşü duyuluyor.

Şirince

Şirince

Tatil yörelerinde alışık olduğumuz araba ve korna gürültüleri, satıcıların bağırtıları yok burada, doğanın sesleriyle baş başayız. Ev yapımı reçeller, birkaç çeşit peynir ve zeytin, tereyağı, bal, köy yumurtası ve tahin pekmezli kahvaltı sofrası güne iyi bir başlangıç yapmamızı sağlıyor. Fırından yeni çıkmış köy ekmeğinin tadı damağımda kalıyor. Günübirlik gezilerle çevreyi dolaşmaya karar veriyoruz. Şirince-Selçuk yolu üzerindeki Sütini Mağarası ilk durağımız. Yaklaşık yetmiş metre derinlikteki mağaranın girişinde Hristiyan azizlerine ait kaybolmaya yüz tutmuş freskler yer alıyor. Yol üzerinde Bizans döneminde St. Jean Kilisesi’ne su getirmek üzere inşa edilen su kemerlerini görüyoruz. Uzun bir su kanalı sisteminin parçası olan bu kemerler oldukça iyi korunmuş durumda. Efes antik kenti, yılda ortalama 1.5 milyon kişinin ziyaret ettiği bir mekan olarak ülke turizminin bel kemiği konumunda. Efes Müzesi ise, sahip olduğu zenginlikler açısından Türkiye’nin en önemli müzesi olan Topkapı’dan sonra ikinci sırayı alıyor. Selçuk ilçesi ve Meryemana Evi, buraya kadar gelip de ziyaret etmeden dönmemeniz gereken yerler arasında.

Yıllar sonra eski bir dostla karşılaşmış gibi sevineceksiniz Şirince’yi görünce. Size unutulmuş zamanlardan tanıdık sesler ve kokular getirecek. Adı gibi güzel ve sakin bir köyde geçireceğiniz huzur dolu günlerin ardından, buralardan ayrılmak biraz zor olsa gerek.

Related Blogs

  • Related Blogs on ayasosti
  • Related Blogs on enstitü
  • Related Blogs on Gezi
  • Related Blogs on hrıstiyan
  • Related Blogs on köy yumurtası
  • Related Blogs on peynir
  • Related Blogs on şenlik

Ihlara Vadisi – Ihlara Gezi Notları

Ihlara Vadisi – Islara Gezi Notları
Hasan Dağı’nın Volkanik Vadisi: Ihlara Vadisi

Ihlara Vadisi

Ihlara Vadisi

Ihlara’ya yaklaştıkça Hasan Dağı’nın silueti giderek büyüyor. Her kilometrede irileşen gövdesiyle, bozkırın ortasında dev bir kütle gibi yükseliyor bu yaşlı dağ. Kuzeye bakan yamaçlarında hala kar öbekleri görünen 3268 metrelik Hasan Dağı, sessizce etrafını seyrediyor. Oysa milyonlarca yıl önce öfkeli bir yanardağ halindeyken, amansız patlamalar ve kraterinden akıttığı kızgın lavlarla bulunduğu bölgenin coğrafyasını tamamen değiştirmiş.

Bu eski volkanın özenle biçimlendirdiği araziyi hayranlıkla seyrediyorum. Masa gibi dümdüz tepeler, derin vadiler, muhteşem kaya oluşumları, ilginç şekilli peri bacaları ve kayalık yamaçlara güvercin yuvası şeklinde oyulmuş binlerce kovuk… Pers dilinde ‘Güzel Atlar Ülkesi’ anlamına gelen Kapadokya’nın sunduğu görsel bir şölen…

Milyonlarca yıl önce oluşan Ihlara Vadisi’ne inen basamakların başındayım. Lavların, rüzgarların ve yağmurun biçimlendirdiği, Melendiz Çayı’nın yıllarca işleyip oyduğu vadi, güneş ışıklarıyla yüzünü yeni yıkamış. Hasan Dağı’nın bağrından kaynayan Kırkgöz Pınarları, Ihlara kasabasında karanlık bir mağaradan yeryüzüne çıkarak vadinin başlangıç noktasını oluşturuyor. Suyun küçük şelaleler oluşturduğu vadi tabanına inerek, kavak ve söğüt ağaçları arasında, zaman tüneline benzeyen bir patikada yürümeye başlıyorum. Bir zamanlar insanların kayaları oyarak sığındığı vadi, kimi zaman yeşil bir derinliğe, kimi zaman da dik duvarlarıyla korkutucu bir görünüme bürünüyor. Gerçekten de bazı yerlerde yüksekliği 110 metreye ulaşan kaya bloklar, kızıla çalan renkleriyle derin bir yarıkta ilerliyormuş duygusu yaratıyor insanda. Havada süzülen kargaların attığı çığlıklar, vadinin duvarlarına çarparak yankılar yaparken, kayalara nakış gibi işlenmiş mağaralarla karşılaşıyorum.

ihlara

ihlara

Hitit, Frigya, Kapadokya Krallığı’nı kuran ve bugünkü Aksaray’a ismini vermiş Kral Archelaos’un egemenliğinin ardından, Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti konumuna gelmiş Kapadokya. Hristiyanlığın doğuşu sırasında kilise karşıtlarından kaçmak amacıyla volkanik tüf kayalar içine kolayca oyulan mağaralar, ilk Hristiyanlarca yaşam alanı haline getirilmiş. Doğu Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı serbest bırakmasından sonra, Ihlara dinsel bir merkez haline dönüşmüş. 5. yüzyılda başlayan Arap akınları sırasında savunması oldukça kolay olan bu vadideki yerleşimlerin sayısı giderek artmış. 5000 kadar mağara ev ve 105 kilisenin bulunduğu bölge, Bizans freskleriyle süslenmiş. 12. yüzyıldan itibaren Selçuklu hakimiyetinin başlamasıyla birlikte yeryüzüne geri dönmüş Ihlara insanı. Kaya oyuklarındaki yaşam 1950’li yıllara kadar devam etmiş. Günümüzde ise sadece küçük bir kısım samanlık ve hayvan barınağı olarak kullanılıyor.

Ihlara Vadisi

Ihlara Vadisi

Melendiz Çayı’nın vadi tabanında kıvrımlar yaparak aktığı yatağa paralel bir patikada yürüyorum kayaların oyulduğu yamaçları seyrederek. Melendiz’in hayat verdiği vadi, eski çağlarda ‘dönerek akan suyun halkı’ anlamına gelen Peristrema adıyla anılırmış. Patikada önüme ilk çıkan tabela, Ağaçaltı Kilisesi’ne yönlendiriyor beni. Yalnızlığa mahkum keşişlerin yaşadığı mağaraların bir kısmı, Hristiyanlığın ilk zamanlarında renkli fresklerin anlattığı öykülerle dolu kiliselere dönüşmüş. Bugün Ihlara Vadisi’nde Ağaçaltı, Pürenli, Kokar, Eğritaş, Karanlıkkale, Yılanlı, Sümbüllü, Karagedik, Kırkdamaltı (St. Georges), Bahattin Samanlığı, Direkli ve Alakilise olmak üzere toplam on iki adet geziye açık kilise var. Bunlardan Ihlara beldesine yakın olan ilk sekizi doğu tarzı, Belisırma köyüne yakın olan son dördü ise Bizans duvar süslemeleriyle tanınıyor.

Hristiyanlığı yaymak için farklı dillerdeki halklara ulaşmanın en kolay yöntemi olarak görsel sanatlardan faydalanılmış. Bu nedenle kök boyalarla renklendirilmiş İsa, İncil ve azizleri tasvir eden freskler, kiliselerin tavan ve duvarlarını süslemeye başlamış. Ağaçaltı Kilisesi’nde ‘Hz. İsa’nın göğe yükselişi’ tasviri, Yılanlı Kilise’de yılanların saldırısına uğramış azizelerin tasvirleri ve haç biçimindeki yapı, 11. yüzyıla ait Direkli Kilise benzerleri arasında bir adım öne çıkarlar. Ne yazık ki, fresklerin birçoğu yöre insanı veya ziyaretçiler tarafından tahrip edilmiş durumda.

Ihlara Vadisi

Ihlara Vadisi

İbadet ve inziva mekanı olan kiliseleri gezdikten sonra vadinin tam orta noktasında yer alan Belisırma köyünde mola veriyorum. Güneyde Ihlara yerleşiminden başlayıp, kuzeyde Selime köyünde biten vadinin uzunluğu toplam 14 kilometre. Belisırma köyünün girişinde, düz damlarında meyve kurutulan güzel pencereli pastel renklerle boyalı evler karşılıyor beni. Bu sevimli yerleşim, güneşten kavrulan tozlu sokakları ve insanların sevecen gülümsemeleriyle Ihlara Vadisi’ne bekçilik yapıyor yüzyıllardır. Köyün ortasında yer alan Alakilise’nin yanındaki Bezirhane’ye yöneliyorum. Peşime takılan küçük çocuklar rehberlik yapma yarışına giriyorlar. Mağara kapısından girdiğimde karşılaştığım manzara oldukça şaşırtıyor beni. Ağaç kaldıraçlar aracılığıyla yağ çıkarılan işlik, zamanının teknoloji harikası.

Belisırma’dan sonra bir süre genişleyerek devam eden Ihlara Vadisi, Yaprakhisar’a yaklaşırken yeniden derin bir boğaza dönüşüyor. Suyun içinde ağlarıyla balık avlayanlar, piknik yapanlar ve sürüdeki koyunların yünlerini kırpan çobanlarla selamlaşıyorum yol boyunca. Batıya bakan bir tepenin yamacına konumlanan Yaprakhisar, eski Rum evleri ve mağara oyuklarıyla koruma altına alınmış. Mamasın Barajı’nı besleyen Melendiz Çayı tam bu noktada boğazdan çıkarak, geniş bir alanda özgürce akmaya başlıyor. Vadinin çıkış noktası olan Selime köprüsü yerine, dere yatağının sağ tarafına bir yay biçiminde dizilen peri bacalarına doğru yürüyorum.

Ihlara Vadisi

Ihlara Vadisi

Gövdelerindeki oyukları, tepelerindeki şapkaları ve sivri külahlarıyla değişik biçimlerdeki peri bacaları Selime köyüne kadar devam ediyor. Düz masa şeklindeki devasa bir tepenin eteğine kurulan Selime, kaya oyukları, kovuk evleri, peri bacaları ve tarihi mekanlarıyla oldukça turistik bir yer. Özellikle Kapadokya’daki dini merkezlerin en büyüklerinden biri olan katedrali ve 13. yüzyıla ait mimari formuyla öne çıkan Selime Sultan Türbesi mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Ertesi sabah kaldığımız Aksaray Ağaçlı Tesisleri’nden, 35 kilometre uzaklıktaki Ihlara Vadisi’ne hareket ediyoruz yeniden. Yaprakhisar’dan sonra rastladığımız ve romatizmaya iyi gelen sularıyla ünlü Ziga Kaplıcaları’nda bir süre mola veriyoruz. Tesislerin Ihlara Vadisi’ni tepeden gören manzarası müthiş. Volkanik bölgenin termal sularında iyice dinlendiriyorum bedenimi. Ardından zamanın aşındırdığı soluk renkli evleri ve süslü pencereleriyle Ihlara beldesi karşılıyor beni. Kayaların üzerinde mağaralarla iç içe geçmiş taş evler, masal dünyasındaki düşsel bir mekana benzetmiş burasını. Güzelyurt yolundaki seyir terasına yöneliyoruz vakit kaybetmeden. Ihlara Vadisi’nin en güzel fotoğraflarının çekilebildiği bu noktadan ayrılamıyorum bir süre. Geniş bir ‘U’ çizen vadi, yemyeşil tabanı ve dik kaya duvarlarıyla muhteşem görünüyor yukarıdan.

Doğanın milyonlarca yılda sabırla işlediği bu olağanüstü coğrafya, her yıl yerli yabancı turistlerin akınına uğruyor. Dört mevsim boyunca bambaşka güzelliklere bürünen Ihlara Vadisi, Aksaray ilini dünyaya tanıtmanın haklı gururunu taşıyor.

AĞAÇLI TESİSLERİ

Ihlara

Ihlara

Aksaray Ağaçlı Turistik Tesisleri, üstün kaliteli hizmet anlayışıyla uzun yıllardan beri Kapadokya’ya açılan bir kapı konumunda. Orta Anadolu’da Kapadokya’nın doğal ve tarihi güzelliklerini görmek isteyenlerin uğradığı, Ihlara Vadisi’ne 35 km. uzaklıktaki bu sıcak mekan, aynı zamanda bir yol üstü dinlenme tesisi olarak da hizmet veriyor. Hatay-Ankara-İstanbul ve Hatay-İzmir güzergahında sefer yapan Has Seyahat otobüslerinin mola yeri olarak kullandığı tesis, deneyimli personeli ve sıcak atmosferiyle konuklarını ağırlıyor.

Geleneksel Türk mutfağı ve fast-food yiyecekleriyle self-servis kafeteryasında kalite ve lezzetin ön plana çıktığı Ağaçlı Tesisleri’nde ayrıca alışveriş olanağı için bir çarşı bölümü ve akaryakıt istasyonu bulunuyor. Has Seyahat’in dışında turistik tur otobüslerinin de mola yeri olan tesis, temizliğiyle dikkat çekmekte. Özenli bir çevre düzenlemesine sahip olan Ağaçlı, mimarisi ve iç dekorasyonuyla öne çıkan 92 oda ve 225 kişi kapasiteli toplantı salonuyla, turizm alanında önemli duraklardan biri. Günün yorgunluğunu atabileceğiniz teras barı, yarı olimpik havuzu, spor salonu ve sauna olanaklarına sahip sağlıklı yaşam merkezi, Türk ve yabancı ülke mutfaklarından zengin örneklerin sergilendiği restoranı, kamping ve karavan alanıyla bu özgün konaklama mekanı, yerli ve yabancı turistlerin gözdesi konumunda. Ağaçlı Tesisleri’nin ayrıca Mersin-Antalya yolu üzerinde nefis bir sahili olan Yanışlı mevkiinde bir şubesi de bulunuyor.

Related Blogs

  • Related Blogs on Ağaçlı tesisleri
  • Related Blogs on Alakilise
  • Related Blogs on Direkli
  • Related Blogs on Güzelyurt
  • Related Blogs on Has Seyahat
  • Related Blogs on hitit